8 Mayıs 2011 Pazar

Çocuklarda Alışkanlık Bozuklukları

UYUM VE DAVRANIŞ BOZUKLUKLARI

Uyum, bireyin sahip olduğu özelliklerinin kendi benliğiyle içinde bulunduğu çevre arasında dengeli bir ilişki kurabilmesi ve bu ilişkiyi sürdürebilmesi şeklinde tanımlanabilir.
Gelişim evrelerinin getirdiği doğal zorluklara yakın çevrenin olumsuz etkileri katıldığında, çocukta bunlara tepki olarak duygusal düzeyde bozukluklar görülebilir. Bu olumsuz tepkilere “uyum ve davranış bozuklukları” denir. Bu ana başlık altında, parmak emme, tırnak yeme, alt ıslatma gibi alışkanlık bozukluklarından, suçluluk olarak tanımladığımız anti-sosyal davranışa kadar uzanan uyum güçlükleri toplanabilir. Alışkanlık bozuklukları, çoğu fizyolojik düzeyde sayılabilecek uyum güçlüklerinin süregelmesi ve olumsuz birer alışkanlık halinde yerleşmesi şeklinde tanımlanabilir.
Çocuğun gelişmesi ve kişilik kazanması için en uygun çevre, birçok sorunun çözülmesi, engellerin aşılmasıyla olumlu etkisini sürdürür. Olumlu çevreyi yaratmak, güven veren, anlayışlı, sevgi dolu yaklaşımlara bağlıdır. Bu çevreyi bulamayan çocuk, güvensiz olur, karmaşık duygu, düşünce ve çelişkiler içinde bunalır. Kimsenin kendisini sevmediği istemediği kuşkusuna kapılarak çevresindekilere inanmaz ve güvenmez. Büyüklerin ilgisini çekmek için gereksiz davranışlar yapar. Bunlar, bir sınırdan sonra çocuğun çevreye uyumunu bozar. Bu tür bozuklukların başında sürekli hırçınlık, sinirlilik, geçimsizlik, yalancılık, kavgacılık, söz dinlememe, kaygı ve korku hali gelir. Yaş büyüdükçe, bu tür davranışlar çevreye ve topluma uyum bozukluğu şekline dönüşür. Evden, okulda kaçma, hırsızlık, sürekli başkaldırma, tüm kuralları çiğneme ve saldırganlık görülebilir. Hatta çocuk ve gençlerde türlü suçlar işlemesine neden olur. Bunlar arasında hırsızlık, yankesicilik, alkol alma, uyuşturucu ve uyarıcı maddeleri kullanma, kavga, tahrip, bıçak ve tabanca taşıma, yaralama ve öldürme gibi hafiften ağıra giden birçok suç yer alır.
Yavuzer Haluk /Çocuk Psikolojisi

UYUMSUZLUK VE BELİRTİLERİ
 Gelişme basamaklarında çocukların karşılaştığı sorunlar çok çeşitlidir. Bunların birçoğu, o döneme özgü olan,  ana babanın desteğiyle çözümlenecek nitelikte sorunlardır. Ancak, çocuk bu desteği bulamaz ya da ana baba tutumu yanlış olursa, olağan sorunlar büyür. Örneğin iki-üç yaşlarında çözümlenmesi gereken tuvalet eğitimi başarılamaz, kendi başına yeme alışkanlığı verilemezse, bu sorunlar sonraki dönemlere aktarılır ve yeni dönem sorunlarıyla katlanarak büyür. Oyun çağında oyuna doymamış ya da arkadaşlık ilişkisi kuramamış bir çocuk, okul çağında, toplu oyunlara katılamaz, yarışlarıyla yarışamaz. Dolayısıyla olgunluk düzeyi yaşıtlarından geri kalır. Onlarla kaynaşıp çağını yaşamak yerine, bir önceki dönemin s orunlarıyla başa çıkmaya uğraşır.
Çocuklarda ruhsal sorunlar dış etkenlerden de kaynaklanabilir. Aileyi tümden sarsan ve aile birliğini ve düzenini bozan baskı ve zorlayıcı nedenler de gelişimi yolundan saptırır böylece çocuğun kendi yapısından elen yatkınlıklar, ana baba tutumları ve ev yaşantıları dış etkenlerle birlikte, kalıcı ruhsal bozukluklar yaratabilir. Yerine göre bu etkenlerden birisi ağırlık kazanır veya çoğunlukla görüldüğü gibi, hepsi birlikte çocuğun ruhsal dengesini geçici veya kalıcı olarak bozarlar.
                Bunu bir örnekle açıklayalım: kaçırılan, araba kazası geçiren ya da cinsel saldırıya uğrayan bir çocuk, çeşitli korkular ve bunalımlar geliştirir. Örselenmesinin ağırlığına bağlı olarak, çeşitli ruhsal belirtiler ortaya çıkar. Böyle bir durumda ana babanın hiç suçu yoktur. Onlar kendilerini suçlu saysalar bile, sorumlu olan dış etkendir. Ancak kimsenin elinde olmayan bu çeşit dış örselenmelerde bile ailenin sonraki tutumu önem kazanır.
                İkinci çeşit sorunlar, öncelikle çocuğun yapısı veya geçirdiği hastalıklarla ilgilidir. Örneğin beyin incinmesiyle doğan, sakatlığı veya kanarca gibi süregen hastalığı olan çocuklar uyumsuzluk belirtileri gösterirler. Bunlardan da ana babayı sorumlu tutamayız. Ancak, ana baba tutumu sorunu düzeltici yönde de, çocuğun uyumsuzluğunu büsbütün artırıcı yönde de olabilir.
                Üçüncü küme uyumsuzluklar ki, uyum bozukluklarının büyük çoğunluğunu oluşturur, aile içi etkileşim,  yaşantılar veya yanlış yetiştirme sonucu ortaya çıkarlar.
                Bu sayılan nedenlerden ötürü, çocuğun uyum bozukluklarında, aile yaşamının olumsuz etkilerinden başka pek çok etkeni değerlendirmek ve paylarını belirlemek gerekir. Ruhsal belirtiler, tek başlarına, çocuğun uyumsuz ve dengesiz olduğunu kanıtlamazlar. Bir belirtiyi değerlendirirken şu etkenleri göz önünde tutmak gerekir:
a) Çocuğun gelişim dönemi: Belirti, belli bir gelişim döneminde, sıklıkla görülen geçici bir durum olabilir. Örneğin; 4-5 yaşına kadar çocukların gece işemeleri olağandır. Okul çağında bile ara sıra yatağa işemeleri bir sorun sayılmaz. Bunun gibi 3-4 yaşlarında beliren korkular, 2-3 yaşlarında ortaya çıkan uyku bozuklukları, ara sıra korkulu düş görme, kısa süren konuşma düzensizlikleri, tek başlarına kaygı verici belirtiler sayılmazlar.
b) Belirtinin sıklığı ve gücü de bir başka ölçüt olarak kullanılabilir. Vardan yoktan ürken, her şeyden korkan çocuk, yaşı küçük olsa ruhsal sorunlu bir çocuk sayılabilir. Okul çağında her gece yatağını ıslatma, bir sorun olarak ele alınabilir. Bir çocuk, temiz, titiz ve düzenli olabilir. Ancak bu çocuk mikro korkusuyla, bir yere dokundukça elini yıkıyor, üstü tozlanınca huylanıp giysi değiştiriyorsa, titizliği sorun boyutuna ulaşmış demektir.Ara sıra söz dinlememek, yaramazlık yapmak çocuklukta olağan davranışlardır. Her söylenenin tersini yapan, yaramazlıkları okulda ve çevrede süren bir çocuk ruhsal bakımdan incelenmelidir. Pek çok çocuk evde huysuzluk, hırçınlık yapar; kardeşleriyle çekişir, didişir. Ancak bu çocukların çoğu, çevrede daha davranır. Davranışlarını özellikle çevrede dizginleyemeyen çocuk sorunlu sayılabilir.
c) Belirtilerin sıklığı ve çeşitliliğinde başka sürekliliği de önemli bir ölçüttür. Dış baskılara bağlı olarak ortaya çıkıp bir süre sonra yok olan belirtiyle süreklilik gösteren belirti bir tutulmaz. Örneğin, yeni bir kardeş doğumundan sonra görülen hırçınlıklar, huysuzluklar, çiş ve kaka kaçırma olağan tepkiler olarak değerlendirilir. Ancak çeşitli nedenlerle bu belirtilerin sürüp gitmesi uyumsuzluk olarak saptanabilir.
d) Bir belirtinin ağırlığı ve sıklığı yanında, başka hangi belirtilere eşlik ettiğini bilmek de önemlidir. Her gece yatağına işeyen bir çocuk yalnız bu belirti nedeniyle uyumsuz olarak belirlenemez. Bunun yanında, korkular, kekemelik davranış bozuklukları görülmesi uyumsuzluk tanısını destekler.
e) Çocuklar bütün ruhsal sorunlarını dışa vurmazlar. Bu nedenle dıştan belirti göstermeyen bir çocuğun her zaman uyumlu ve dengeli sayılması gerekmez. Kuruntu ve üzüntülerini açığa vurmayan; içi fırtınalı, dışı durgun çocuklar da vardır. İç tedirginliklerini dışa yansıtmamak için kendi kendileriyle sürekli savaşır, yorgun düşerler. Küçük dış baskılar altında kalınca dengeleri kolayca bozulur ve belirtiler ortaya çıkar.
f) Son olarak, çocuğun geçmişteki uyumunun ve olumlu niteliklerinin de incelenmesi yaralı olur. Çocuğun zekâsı, becerileri, becerileri, özel yetenekleri, toplumsal ilişkileri uyum yeteneğinin göstergesi olabilirler. Önceki dönemlerdeki gelişmesi önemli sapmalar göstermeyen bir çocuğun karşılaştırdığı sorunları çözme gücü daha yüksek sayılır. Ana ve babanın çocuğa destek olmaları, ya da belirtiler karşısındaki olumsuz tutumları de uyumsuzluğun geçici veya kalıcı olmasını belirler.
Bu tartışmadan anlaşılacağı gibi ruhsal uyumsuzluklar çok çeşitli ve karmaşık etkenlerin sonucu olarak ortaya çıkarlar. Bu nedenle önerilecek çözümler ve sağaltım yöntemi, çocuğun ailesi ve çevresiyle birlikte ele alınıp incelenmesine bağlıdır. Başka bir deyişle, benzer belirtiler gösteren çocuklar da bile sağaltım yaklaşımı değişik olabilir. Çünkü her çocuk değişik koşul ve yaşantılardan geçerek belirtiler oluşturur. Çözümün soruna denk düşmesi çocuğun ve çevresinin iyi tanınmasıyla gerçekleşebilir.
Geçici sorunları saymasak bile, çocukluk çağından gerçek uyumsuzluk oranı sanıldığından yüksektir. Çeşitli taramalar göstermiştir ki, örneğin, okul çağında uyumsuzluk oranı yüzde on dolaylarındadır. Bu oran çocuğun gelişimini geciktiren, saptıran, kalıcı izler bırakabilen ve ailenin yardımsız çözemeyeceği nitelikteki ruhsal sorunları kapsamaktadır. Kimi araştırıcılar uyumsuzluk ölçütlerini çok geniş tutarak çocukların üçte birini uyumsuzlar kümesine sokarlar. Her uyumsuz ya da yarı uyumsuz çocuğun ilerde ruh hastası olup çıkacağını söylemek yanlıştır. Ancak sorunlarını yardımsız çözmeye çalışana bir çocuk, hiç kuşkusuz, kendi başına yüzme öğrenmeye çalışan bir insan gibi boşa çabalar ya da çabuk yorulur. Böyle bir çocuğun tedirgin ve mutsuz olması yanında ruhsal olgunlaşması da yaşıtlarından geri kalır.

UYUMSUZLUK ÇEŞİTLERİ

Zekâ geriliklerini ve öğrenme bozukluklarını katmazsak, çocukluktaki ruhsal sorunları dört ana kümede toplayabiliriz:
1.       Davranış Bozuklukları
Sürekli hırçınlık, sinirlilik, geçimsizlik, kavgacılık, okuldan kaçma, çalma, yangın çıkarma, sürekli başkaldırma ve kuralları çiğneme gibi belirtiler bu kümede toplanır. Davranış bozuklukları, çocuğun çeşitli ruhsal ve bedensel nedenlere bağlı olarak, iç çatışmalarını davranışlarına aktarması sonucu ortaya çıkar. Başka bir deyişle bu çocukların çevreleriyle ilişkileri sürekli olarak gergin ve sürtüşmelidir.
2.       Duygusal Bozukluklar
Bu kümede yer alan sorunlar, çocuğun çevresinden çok kendisini tedirgin eden ruhsal belirtilerdir. Korkular, kuruntular, saplantılı düşünceler, uyku bozuklukları gibi sorunlardır. Bu belirtileri gösteren çocuklar çevreleriyle ilişkileri çok bozuk olmayan, gergin, güvensiz ve çekingen çocuklardır. Kendi iç sorunlarını dışa yansıtmaktan çok, kendilerine yönelten kaygılı çocuklardır.
3.       Alışkanlık Bozuklukları
Parmak emme, mastürbasyon, gece işemeleri, kekemelik, seyirceler (tikler), dışkı kaçırma gibi alışkanlıkların düzensizliğiyle ilgili belirtiler bu kümede toplanır.
4.       Ağır Ruhsal Bozukluklar
İçe kapanıklık veya çıldırı (psikoz) denen ve çocuğun uyumunu her alanda ve sürekli olarak bozan ruhsal hastalıklar bu kümede yer alır.
                                                                                                              Yörükoğlu Atalay/ Çocuk Ruh Sağlığı

ALIŞKANLIK BOZUKLUKLARI
ALT ISLATMA (Enuresis)
                Genellikle çocuklar, mesane kontrolü gerçekleşinceye kadar, yani ortalama olarak 2-3 yaşlarına kadar geceleri altlarını ıslatırlar. Gündüz kontrol 2 yaş dolaylarında, gece kontrol ise 3,5-4,5 yaşları arasında kazanılır. Çocukların hemen hepsinin idrar ve dışkı kontrolünü kazandıkları 4 yaşından sonra ıslatmanın hala devam etmesi “enuresis” adını alır.
                Enuresis, hem sık rastlanması, hem de çocuk ve ana baba için zor bir durum olması açısından tüm davranış bozuklukları içinde en önemlisidir. Ortalama 4-5 yaş çocuklarının tümünün %15 kadarı altını ıslatır, yani enüretiktir. Çocuklarda alt ıslatmalarının yaklaşık %80’i gece (enuresis nocturna), %5’i gündüz (enuresis diurna) görülmektedir. Bu oran okul çağında bir miktar azalmakla birlikte, çocukluğun ortalarına, hatta ergenliğe kadar devam ettiği görülür. Her yaş için enuresis erkeklerde kızlara oranla iki kat fazladır.
                Enuresis iki biçimde görülebilir. Bunlardan ilki, “birincil (primer) enuresis” tir ki bu, sinir-kas kontrolünün gelişmesindeki gecikmeden kaynaklanabilir ve doğumdan başlayarak süregelir. Bu gecikme, anne babanın düzensiz ya da yetersiz tuvalet eğitiminin bir sonucu olarak da oluşabilir. Bu enuretik çocukların idrarlarını kontrol etmelerinde, anne babalarından diğer kardeşlerine oranla daha az yardım gördükleri ya da hiç yardım görmedikleri saptanmıştır. Birincil enuresis zamanla kaybolur ve yavaş gelişen bu çocuklar, tuvalet kontrolünde arkadaşlarının düzeyine ulaşırlar.
                Birincil enuresis, yatak ıslatma sorununun hemen hemen %75-80’ini oluşturur. Geri kalan %20-25 enuresis, “ikincil (sekonder) enuresis” adını alır. Bu tür alt ıslatma olayında tuvalet kontrolü oluştuktan sonra bir gerileme söz konusudur. İkincil enuresis, tipik olarak yeni bir kardeşin doğumu ya da yeni bir eve taşınma gibi bazı ruhsal gerginlik durumlarında ortaya çıkar. Bu etkenler çocuğun bir süre için daha olgunlaşmamış davranış biçimlerine dönmesine neden olur. Bazı uzmanlara göre, özellikle bu gerileme türü, çocuğun annesine olan öfkesinin sembolik bir ifadesi olarak yorumlanabilir.
                Enuresise, sosyo-ekonomik durumu düşük olan, aile içinde yeterli duygusal etkileşimden yoksun, nörotik ve uyumsuz çocuklarda daha sık rastlanır. Çeşitli ruhsal etkenler enuresisin oluşumunda başlıca etken olarak sayılabilir.  Yaptığımız incelemeler, alt ıslatma sorunuyla çocuğun duygusal dünyası arasında yakın bir ilişkinin olduğunu ortaya koymaktadır. Aşırı sevgi ve hoşgörü, yetersiz ilgi, kıskançlık gibi nedenlerden kaynaklanan bu gerileme davranışlarıyla, bebeksi hareketleri ya da konuşmaları da beraberinde getirebilmektedir. Çocuğun duygusal dünyasını büyük ölçüde etkileyen ev ortamı, alt ıslatma konusunda büyük rol oynamaktadır.
                Çocuğun idrar ve dışkı kontrolünü öğrenmesi genellikle 4 yaşında gerçekleşir. Aslında bu kontrol mekanizması doğal olarak hiçbir eğitim ve öğretimi gerektirmez, kendiliğinden öğrenilir. Bu işlevsel gelişme, daha sonra fiziksel, çevresel ve yapısal değişikliklerle etkilenir ve bozulur.
                Anne ve babalar, küçük yaştan itibaren çocuklarının tuvalet gereksinmelerini kendilerinin gidermelerini beklerler. Oysa bu faaliyet yeterli düzeyde kas kontrolü gerektirdiğinden, 2-3 yaşından önce gerçekleşmez.
                Anne ve babanın bu işlemi çocuktan çok sert bir biçimde istemesi, çocukta korku, hiddet ve endişe uyandırır. Uzmanlar, erken yaşta ve sert yaklaşımla tuvalet eğitimi vermenin zararlı konusunda birleşmektedir. Bu tutum, çocukların duygusal dengesini bozduğu gibi, yeterli olgunluğa ulaşmadan yapılan tuvalet eğitiminin de yok denecek kadar az yararı vardır.
                Tuvalet eğitimi konusunda iki çift yumurta ikizi üzerinde yapılan araştırma da bu görüşü doğrulamaktadır. Araştırmada her çiftten biri çok erken yaşta temizliğe alıştırılmaya çalışılmış, fakat uzun süre ilerleme kaydedilememiştir.  Bu konuda gelişim bedensel olgunluk paralelinde artmıştır. Tuvalete gitmeye daha sonra alıştırılan ikizlerin diğer eşleri, tuvalet temizliğini daha çabuk öğrenmişlerdir.
                               Altını Islatan Çocukların Ailelerinin Yaklaşım Biçimleri
                        Materyal ve Metot
            Araştırma bir ön araştırma niteliğinde olup, enuresiste yakın çevre faktörlerinin, özellikle de ailenin rolünü belirlemek üzere düzenlenmiştir.
                Betimleyici nitelikte olan bu çalışmamızda, anne ve babalara yönelttiğimiz 65 soruluk, çocuğun öz ve soy geçmişiyle yakın çevre ilişkilerini içeren sorgu cetveli esas alınmıştır. Deneklerimiz, bize başvuran ve yaşları 5-14 yaşları arasında değişen 24’ü kız, 51’i erkek olmak üzere 75 enuretik çocuktan oluşmuştur.
                Tamamı hekim kontrolünden geçen bu çocuklar, fizyolojik bir rahatsızlıkları olmadığından, enuresise sebep olan faktör ya da faktörlerin psiko-pedagojik ya da sosyal olabileceği düşüncesiyle bize başvurmuşlardır.
                              
                               Bulgular ve Sonuçlar
            Bulgular bu aşamada sadece yüzde olarak değerlendirilmiş, ileri istatistikî çalışmaların daha sonra yapılması planlanmıştır.
                Bulgularda da görüldüğü gibi, aile içindeki huzursuzluk, anne baba ilişkilerinde olumsuzluk, babanın çocuğa sert davranması, ona zaman ayıramaması, anneye bağımlılık, anneyle olan bozuk ilişkiler, ailenin koruyucu veya baskıcı tutumu enuretik çocuklarda sık rastlanan yakın çevre özellikleri olarak bulunmuştur.
                Bunun yanı sıra, bu çocukların çoklukla çekingen, içe kapanık, alıngan bir yapıda oldukları, psiko-sosyal olgunluklarının yetersiz olduğu, arkadaş ilişkilerinin sağlıksız olduğu da, elde ettiğimiz bulgular arasındadır.
                               Tedavisi
            Alt ıslatma sorunu karşısında genellikle ilk çocukluk döneminde tedaviden kaçınılmalıdır. Okul çağındaki çocukların hala alt ıslatmaları durumunda, anne babalar, çocuğun organik rahatsızlığı ya da duygusal sorunu olduğundan endişe ederek gerekli önlemleri almalıdırlar. Bu sorun, önlem alınmadığı takdirde sadece anne-baba-çocuk arasındaki ilişkiyi bozmakla kalmaz, çocuğun arkadaş ilişkilerini de olumsuz etkiler. Bu nedenle genellikle enuretik çocukların arkadaşlarına oranla daha çok duygusal sorunları vardır.
                Alt ıslatma sorunu zamanla idrar kesesindeki olgunluğun gerçekleşmesi, tuvalet kontrolünün artması (sfenkterlerin kontrol edilebilmesi) ya da ruhsal zorlanmanın ortadan kalkması kendiliğinden kaybolur. Alt ıslatmanın ilkokul yıllarına dek süregelmesi halinde, önce sorunun kaynağını saptamak amacıyla bu duruma yol açabilecek çeşitli etkenler araştırılmalı, varsa ortadan kaldırmak üzere yerine göre organik ya da psikolojik tedavi yoluna gidilmelidir.
                Bu amaçla enuresisin tedavisinde organik nedenlerin araştırılması, uyku ağırlığının giderilmesi, ruhsal çatışmaların önlenmesi gereklidir.
                Enuresis tedavisi doğrudan ve dolaylı olarak ikiye ayrılabilir: Doğrudan tedavi çocuğa, dolaylı tedavi ise ana babaya yönelik olarak uygulanır. Örneğin, annenin psikopedagojik açıdan eğitilmesi ve yönlendirilmesinden sonra çocukluktaki alt ıslatma durumunun ortadan kalktığı görülebilir. Doğrudan tedavi organik rahatsızlıklarda uygulanır ve temeldeki soruna göre yönlendirilir.
                Fonksiyonel ve psikolojik enuresisin tedavisinde “mesane eğitimi” diyebileceğimiz bir uygulama başlatılır ve ana baba tarafından kontrol edilecek şekilde, çocuk belli saatlerde idrar yapmaya alıştırılır. Böylece bir şartlı refleks oluşturulur. Ruhsal kökenli enuresiste çocuğun yatarken su içmesini engellemek var olan karmaşa ve sıkıntılarını arttırarak yarar yerine zarar verebilir. Çocuğun sık sık uyandırılması ise aileyi rahatsız etmesine karşın, çocuğun geceleri altını ıslatmasını önleyebilir. Fakat bu yüzeysel bir önlemdir, önemli olan, temeldeki asıl nedeni ortadan kaldırmaktır.
                Bu tedavi yöntemlerinin yanı sıra, son yıllarda alt ıslatma sorunu için özel yapılmış yataklardan da yaralanılmaktadır. Bu tür yataklarda uykuda alt ıslatma durumunda, elektrikli sistem alarma geçmekte ve çocuğu uyandırmaktadır. Zamanla uyanmaya koşullandırılan çocuk, uyanarak tuvalet yapma gereksinimini duymaya başlar. Bu duruma çocuğa uyandıktan sonra tuvalete gitme alışkanlığının da kazandırılması gerekir. Bu basit sistem, enuretik çocukların ortalama %75-80’ini tuvalet kontrolünü yapabilmelerini sağlamaktadır.

DIŞKI KAÇIRMA (ENCOPRESİS)
                Organik bir neden söz konusu olmaksızın, çocuğun 3-4 yaşından itibaren dışkısını kontrol edemeyerek altını kirletmesine, encopresis denir. Enuresise oranla daha az rastlanan bu bozukluk, genellikle uygun olmayan tuvalet eğitimi, aile içi çatışmalar, annenin aşırı titizliği gibi nedenlerden kaynaklanabilir.
                9 yaşlarında bir kız çocuğu, yağmurlu havalarda okula gitmek istemez, yollar çamurlu olduğu zaman da sokağa çıkmaktan kaçınır. Bu saplantının nedeni araştırıldığında, küçük yaşta annenin kazandırdığı bir korkudan kaynaklandığı görülür. 2 yaşındayken çocuk, büyük abdestini yere yapar, annesi de büyük bir öfkeyle çocuğun yüzünü kirli yere bastırır. Daha sonra çocuk, kurala uyar tabi, tuvalet gereksinimini tek başına ve istenen biçimde yapan bir kişi olur, ama bu duygusal yara onda söz konusu saplantıya dönüşmüştür.
                Encopretikler, dışkılarını tutanlarla, kaçıranlar olarak ikiye ayrılabilir. Dışkılarını tutan encopretikler, aşırı miktarda dışkı biriktirir, sonra birdenbire boşaltırlar; kaçıranlarsa külotlarını ve yataklarını kontrol dışı kirletirler. Bazı uzmanlar, dünyadaki genel nüfusun yaklaşık %3’ünün encopretik olduğunu tahmin etmektedir.
                Bazı uzmanlar da encopresis ile enuresisi birbirleriyle bağlantılı davranışlar olarak kabul etmemektedirler. Böyle bir ilişki olabilir görünse de, iki bozukluk arasındaki ilişkiye ait kesin bir kanıt bulunmamaktadır. Ayrıca bazı araştırmacılar da yaptıkları çalışmalar sonucu böyle bir ilişkinin bulunmadığını açıklamışlardır. Yani enuretik bir çocuk, aynı zamanda enpretik olabilir de olmayabilir de.
                               Tedavisi
            Genellikle encopresis tedavisinde 3 esas kuramsal yaklaşım olan tıbbi, psikanalitik ve davranışsal tedavilerden biri uygulanır. Tıbbi müdahalede, uygun bir rejim ile birlikte dışkının kontrolü için lavman, laksativ ve fitil kullanarak, dışkı ile doğrudan fiziksel kontrol sağlanmaya çalışılır.
                Encopresis, psikanalitik görüşe göre, iç çatışmaların bir belirtisi olarak değerlendirilir.  Tedavi doğrudan ve dolaylı olmak üzere iki grupta ele alınabilir. Doğrudan tedavi; oyun terapisi, psikoterapi ya da grup tedavisi yoluyla varılan tanı doğrultusunda sürdürülen tedavidir. Dolaylı tedavi ise; aile terapisi, öğretmenle görüşme gibi çevre şartlarını iyileştirmeye amaçlayan tedavi türüdür.
                Davranışsal tedavide yaratılacak sonuçların çarelerini bularak doğru bir tuvalet alışkanlığının sağlanmasına ve sürdürülmesine önem verilir.
                                                                                                             Yavuzer Haluk/ Çocuk Psikolojisi


PARMAK EMME
            Normal çocuklarda herhangi bir psiko-patolojik etken olmaksızın 3-4 yaşlarına kadar görülen bir olgudur. Bebeklerin çoğu başparmaklarını ya da diğer parmaklarını emerler. Zararsız bir davranış olan parmak emmeye hemen bebeklerin tümünde rastlanmak mümkündür. Doğumu takiben ilk 3-4 ayda normal olarak bir çocuğun yeme ve içmesi için tek yol emmedir. Birinci yılın sonuna kadar emme esas yol olarak kalır. Çocukların bu faaliyetten belli bir şekilde ve derecede zevk aldıkları görülmektedir. Emme refleksinin sıklığı çocuğa göre değişir.

               
                               Parmak Emmenin Nedenleri:
               
                • Yeni doğan bebekler, parmak emmeyi daha anne rahminde öğrenir. Doğuştan sahip oldukları en güçlü reflekslerden biri parmak emmedir. Bazı bebekler yeni dişlerin çıkması nedeniyle bazıları da zorlukla karşılaştıklarında utanma ve sıkılma belirtisi olarak parmaklarını emerler

                • İlk bir yaş içinde bebeklik döneminde çocuk doğal olarak parmak emebilir. Daha çok başparmağını hatta bazen ayak parmağını bile emebilir. Bu davranışın, çevreyi tanıma ve keşfetme ihtiyacından doğduğu kabul edilebilir. Parmak emmenin temelinde anne-çocuk ilişkisindeki yetersizlik ve çocukta güven duygusunun yeterince gelişmemiş olduğuna ilişkin görüşler vardır.

                • Ayrıca parmak emmenin uykuyla sıkı bir ilgisi vardır. Bir çok çocuk parmaklarını uykulu oldukları ve uykuya daldıkları zaman emerler. 2 yaşındaki çocukların bir kısmı uykuya dalarken parmaklarını ağızlarına almak için direnirler. 3 yaşında bu alışkanlık uyku sırasında kendiliğinden kaybolabilir.

                • Ani bir korku, anne babanın ayrılması, sevilen birinin hastalanması ya da ölüm gibi olaylar

                • Ailedeki huzursuzluk sonucu çocuğa yeterli ilgi gösterilmemesi

                • Çocuğun, yeni bir kardeşin doğmasıyla kaybettiğini düşündüğü ilgiyi yeniden kazanma isteği.

                • Uzun süreli ayrılıklar nedeniyle evden uzak kalan anne ya da babasının kendisini artık sevmediği duygusu.

                • Parmak emme bebeklik döneminde memeden erken kesilme, biberon ve yalancı meme kullanmama sonucu emme güdüsünün yeterince tatmin olmamasıyla oluşabilir.


                               Parmak Emmeye Karşı Öneriler:

                Anne babalar, çocukları parmak emme davranışı geliştirdiğinde bunun nedenini araştırmalıdır. Çocuğun parmak emmesine neden olan olay bulunduğu zaman çözümü ardından gelecektir. Daha çok ilgi, daha çok iletişim ve daha çok sevgi, koşulları çocuk için daha uygun konuma getirir. Bu alışkanlık çocuğa rahatlama ve güven sağladığı için başlangıçta anne babalar parmak emmeyi görmezden gelmeli ve çocuğun kendiliğinden bırakmasını beklemelidir. Parmak emmeden vazgeçirme çalışmaları, çocuk tarafından 3 yaşına kadar dirençle karşılanır. 18. ayda yoğunlaşan parmak emmenin 4 yaşına doğru kaybolması beklenir. Beklemek anne baba için zor bir durum olabilir. Ancak bu dönemde baskılı ve ısrarcı olarak çocuğun ilgisini bu konuya odaklamak, davranışın pekişmesine neden olabilir. Çünkü çocuğu alışkanlığından vazgeçmesi için zorlamak ve inatlaşmak, negatif enerjiyle dolu bir kısır döngüyü de başlatmış olur. Bunun her iki tarafa da faydası olmaz. Alt ıslatmada olduğu gibi parmak emme de yaşla birlikte azalır. Bu nedenle ilk çocukluk döneminde müdahaleden kaçınılmalıdır.

                • Ailenin çocuğun parmak emme davranışını evde sürekli konuşarak gergin bir havaya neden olması, çocukta bu davranışın yok olmasını engellemediği gibi çocukta tik, tırnak yeme, kekemelik gibi başka birtakım sorunların da ortaya çıkmasına neden olabilir.

                • Çocuğu, okul çağına gelmesine rağmen parmağını emdiği için suçlamak ve cezalandırmak çocuğun kendine güvenini azaltabilir. Bu yüzden aile çocuğu suçluluk duygusuna itmeden, gerekli açıklamaları yaparak, onu rahatlatmalıdır.

                • Çocuk alışkanlıktan vazgeçmeye hazır bir duruma geldiğinde ona yardımcı olmaya hazır olunmalıdır. Doğum günleri ya da yıllık değişimleri gösteren diğer günler, çocuğunuzla onun alışkanlıklarını konuşabileceğiniz dönemlerdir. Bu konuşmalar sırasında alışkanlıktan ne zaman vazgeçeceğine karar verme hakkını çocuğa bırakarak, tutmak istemeyeceği sözler verdirmeye çalışmamak gerekir.

                • Çocuk yaşı nedeniyle sözlü açıklamaları anlayamıyor, anlasa da davranışa devam ediyorsa, parmağını emdiğinde dikkati başka şeylere çekilerek, unutturmaya çalışılabilir (eline oyuncak verme, başka bir faaliyete yöneltme, şarkı ya da tekerleme söyleme gibi).

                • Çözüm yoluna giderken sadece annenin çabası yeterli olmaz. Çünkü çocuğun dünyasında anne baba bir bütündür. Yalnızca birinin ilgisi, şefkati ve sevgisi, çocuğu doyurmaz. Çocuğun gelişimiyle ilgili babanın da sorumluluk alması gerekir.

                • Uykuya geçerken parmak emiyorsa uyuduktan sonra eli ağzından çekilebilir. Çünkü çocuğun parmağını emerek uyumaya devam etmesi, alışkanlığın yerleşmesini kolaylaştırır.

                • Elini bağlama veya acı sürme gibi yaptırımlar durumu daha da güçleştireceği için bu tür davranışlardan kaçınılmalıdır. Parmak emme davranışını değiştirmede aşağıdaki adımlar da uygulanabilir:

                1) Alışkanlığı Tersine Çevirme Adımları: Bu yöntemde takıntılı bir alışkanlığı (parmak emme, tırnak yeme, vb.) kırmak için adımlar kullanılır. Oldukça basit olmasına rağmen, uygulanabilmesi için çocuğun en az 6-7 yaşında olması gerekir. Uygulamayı nasıl gerçekleştireceğinize çocukla birlikte karar vermeli, çocuğunuzun bunu yapmaya istekli olduğundan emin olmalısınız.

                2) Rahatsızlıkların Gözden Geçirilmesi: Çocuğunuzla birlikte bu alışkanlığın yol açtığı güçlükleri sıralayın. Çocuk niçin bundan kurtulmak istiyor? Hangi durumlar onun için probleme neden oluyor?

                3) Davranışın Ortaya Çıktığı Durumları Saptama ( Farkındalık Eğitimi ): Alışkanlığın ne zaman ve hangi durumlarda meydana geldiğini fark etmek, onu kontrol etmede ilk adımdır. İki tane çizelge hazırlayın. Birine siz, diğerine çocuğunuz ne zaman ve nerede takıntılı hareketi tekrarladığını işaretleyin. Bir hafta sonra çizelgelerinizi karşılaştırın.

                4) Alternatif Tepki: Bu yöntemde anahtar adım budur. Alışkanlığı durdurmak için çocuğunuzla birlikte takıntılı hareketi her tekrarladığında yapacağı bir şey üzerinde anlaşın. Bu öyle bir davranış olmalı ki dakikalarca yapıldığı halde başkalarına garip gelmesin, çocuğunuzun normal etkinliğini engellemesin ve takıntılı hareketin farkına varmasını sağlasın. Aşağıda Azrin ve Nunn tarafından geliştirilen tablo bu konuda size fikir verebilir: Takıntılı Hareket Yerine Ne Yapmalı? Takıntılı Alışkanlık Alternatif Alıştırma Parmak Emme Yumruk Sıkma Tırnak Yeme Eşyayı Tutma Kirpik -Kaş Yolma Eşyaları Tutma Kafa Sallama-Boyun Kütürdetme Boynunu Kasma

                5) Düzeltici ve Önleyici Tepki: Alternatif tepkiyi öğrendikten sonra, bunu alışkanlığı yarıda kesmek ya da ortaya çıkışını engellemek için kullanmasını sağlayın.

                6) Bağlantılı Davranış: Takıntılı hareketten hemen önce yaptığı davranışı belirlemeye çalışın ve alternatif tepkiyi bir önceki bağlantılı davranışı durdurmak için kullanmasını sağlayın (Örn: tırnağını yemeden önce ayaklarını sallamaya başladığını fark etmek bağlantılı davranıştır).

                7) Gevşeme Çalışması: Seçebileceğiniz bir sürü gevşeme tekniği vardır. Okul psikolojik danışmanından bilgi alabilirsiniz.
Toplumsal Destek: Bu destek çabaları teşvik veya övgü olarak sizden veya yakın arkadaşından gelebilir.

                8) Deneme: Çocuğunuzu, alternatif davranışı her gün tekrarlayarak rutin hale getirmeye yönlendirin. Ayrıca takıntının ortaya çıktığı durumları düşünürken de alternatif tepkiyi denemesini önerin.
                9) Kayıt: Ne kadar ilerleme kaydettiğini görmek için günlük olarak alışkanlığın görülme sıklığını kaydedin.

TIRNAK YEME

                Tırnak yeme alışkanlığına çoğunlukla 3-4 yaşlarından önce başlamaz. (Çok ender olarak 5 aylık gibi erken bir dönemde görülebilir). Çocukların %33 de tırnak yeme davranışı görülür. Bu oran erken ergenlik çağına kadar sürer. Ergenlik çağında tırnak yiyen çocukların sayısı %40-45’e yükselir. Yani ergenlik çağına doğru çocukların hemen hemen yarısı tırnak yeme davranışı gösterir. Bunun nedeni olarak gençlerin çevreden onay görmemeleri olarak değerlendirilir. Ayrıca tırnak yiyen çocukların ailelerinin çoğunda tırnak yiyenlere rastlanmaktadır. Bunun içinde tırnak yemenin bir taklit olduğu ve büyükleri taklit etmek suretiyle öğrenildiği ileri sürülmektedir. Ergenlik çağında sosyal onay görenlerin çoğu bu alışkanlığı terk etmektedir.
Tırnak yemek bazen ayak parmaklarını ısırmakla ve ayak tırnaklarını el parmaklarıyla yakalama ile ilişkili görülmektedir. Ayak parmağı tırnağının yenilmesi ve ısırılması hemen hemen sadece kızlarda görülmektedir.

                               Tırnak Yeme Alışkanlığının Sebepleri

                Bu davranışın altında yatan sebepler parmak emme de olduğu gibi çoğunlukla psikolojik rahatsızlıklardır.

                Alışkanlık daha çok baskı altına alınmış heyecanların ilgilendiği durumlarla olup, çocuk bunun arzu edilmeyen bir davranış ve alışkanlık olduğunu anlayınca kökleşmekte olduğu görülmektedir.
Tırnak yeme bir güvensizlik belirtisi olarak kabul edilir. Aile içinde aşırı baskılı ve otoriter bir eğitimin uygulanması, çocuğun sürekli azarlanarak eleştirilmesi, kıskançlık, yeterli ilgi ve sevgi görememe sıkıntı ve gerginlik başlıca nedenlerdir.



                Anne babanın yaşantısı da önemli bir etkendir. Anne baba geçimsizlikleri anne babanın sık sık kavga etmesi ailedeki sorunlar çocuklarda tırnak yeme gibi davranışlara neden olur. Bunun yanı sıra anne babanın aşırı kaygılı olması çocuğu aşırı derecede koruyup kollaması ayrıca anne babanın çocuklar arasında ayrım yapması çocuklar arasında kıskançlığa yol açar. Bu da dolaylı şekilde kendini tırnak yeme olarak gösterir.

                Tırnak yeme daha önce belirttiğimiz gibi taklit yoluyla da edinilebilen bir davranıştır. Ailede herhangi bir bireyin tırnak yeme davranışı göstermesi doğal olarak çocuğun ilgisini çekecektir. Ayrıca tırnak yeme davranışı olaylara bağlı olarak gelişebilmektedir. Çocuğu tedirgin eden herhangi bir olay veya çevrede onun için hoşnutsuzluk yaratacak herhangi bir durum bu davranışı göstermesine yol açar.

                               Tırnak Yeme Alışkanlığında Tedavi Ve Alınabilecek Önlemler:

                En etkili yöntem 3-4 yaşlarına kadar bu alışkanlığın anne baba tarafından görmezlikten gelinmesidir.

                               Daha sonra bu alışkanlık devam ederse;

·        Çocuğun gerginlik ve uyumsuzluk nedenleri iyice araştırılmalı ve bunlar saptanarak çözüm getirilmelidir. Çocuğu azarlamak, korkutmak, ceza vermek gibi zorlayıcı yöntemlerin uygulanması yararlı olmamaktadır. Hatta kimi zaman daha ağır duygusal problemlerin çıkmasına neden olabilir. Çocukları korku kaygı yaratacak durumlardan uzak tutmak gerekir
·        Küçük çocukların kaygı korku verici televizyon filmlerini izlemeleri, kavgalı olaylarda bulunmaları çocuğu heyecanlandıracağı için sakıncalıdır.
·        Tırnak yiyen çocuklara geceleri yatarken eski hafif eldivenleri giydirmek. Çocuk gece tırnaklarını yemek veya ısırmak istediğinde hatırlatıcı olması bakımından yararlı olabilir
·        Parmak ve tırnağa acı fakat zararsız bir sıvı sürülebilir. Bu hem hatırlatıcı ve hem de tırnağını ağzına götürdüğü zaman acı ile birleştiğinde terk etmeye yardımcı olabilir.
·        Çocukların ilgisi başka yöne çekilebilir. Sinema, televizyon izlerken veya radyo dinlerken onun ağzını çiğneyecek bir şeyle meşgul etmek tırnak yemenin ve ısırmanın yerine gelecek bir etkinlik olabilir.
·        Çocukları ara sıra başarılarından dolayı ödüllendirme bazı durumlarda yarar sağlayabilir. Ancak bunun kısıtlı ve uygun şekilde kullanılması gerekir. Aksi takdirde çocuk yeni ödüller almak için bunu kullanabilir.
·        Tırnak derin kesilebilir. Çocuğun kendi tırnak bakımıyla uğraşması da yararlı olabilir. Bunun içinde çocuğa manikür ve pedikür malzemeleri alınabilir.
·        Son söz ve bir önlem olarak tırnak yemenin ve ısırmanın çok kötü bir alışkanlık olmadığı ve bunu isteyenlerin kolaylıkla terk edebilecekleri çocuklara anlatılmalıdır. Çocuk buna inandırıldığı zaman bu alışkanlıktan vazgeçmek için çaba gösterecektir. Çünkü dış etkenler çocuğun bu alışkanlıktan vazgeçmesine fazla etkili olmamakla bazı hallerde alışkanlığın kökleşmesine ve başkalarını kızdırmak ve huzursuz etmek için bir araç olarak kullanılmasına neden olmaktadır.


ÇOCUKTA TİKLER
               
                Tik istemli çalışan çizgili beden kaslarında istem dışı ortaya çıkan aralıklı kasılmalardır. En sık, yüz ve boyun kaslarında olur. Göz kırpma, dudak kenarlarının çekilmesi, boyun oynatma, boyun bükme, başı sallama, omuz oynatma biçiminde görülür. Tikler genellikle iç gerilimlerin veya çatışmaların öncüleri ya da açık belirtileridir. Bazen çocuğun boynunu her silkişi, kaşlarını, gözlerini her oynatışı, iç yaşamındaki bir gerilimden kurtulma çabası içinde olduğunun belirtisidir.
               
                Tik, genellikle erkek çocuklarda ve erken yaşlarda başlar, ruhsal nedenlerle ortaya çıkar. Ancak kimi kez istemsiz kasılmanın ortaya çıktığı bölgeye ya da organa ilişkin uzun süren bir tahriş de tike neden olabilir.  Bunlar arasında uzun süren ve düzeltilmeyen görme bozuklukları, burun akıntısı, boyun ağrısı sayılabilir.

                Tikler başlangıçta hareketlerin istemsiz olarak tekrarından ibaret olabilir. Tiklerin en önemli nedenlerinden biri de taklittir.  Bazen küçük yaşlarda çocuklar, ana baba, öğretmen ve oyun arkadaşlarının birtakım hareketlerini taklit ederken onların bazı davranış kusurlarını da edinebilir. Daha sonra bunlar alışkanlık haline gelir. Çocukta, başka birini sık sık taklit etme sonucu, tekrarlama yoluyla tik gelişebilir.

                Kanner’e göre, tiklerde belirgin kişilik özellikleri şöyle sıralanabilir:

·        Belirgin şekilde huzursuzluk gösteren,
·        Fazla duyarlı, alıngan ve sıkılgan olan,
·        Oldukça bencil,
·        Çabuk heyecanlanan, kolayca kızan ve kırılan kişilerdir.
                                                                                             
                                                                                                                              Yavuzer Haluk/ Çocuk Psikolojisi

KEKEMELİK
            Kekemelik, kişinin tekrar kekeleme kaygısıyla konuşma sesi, hece, sözcük ya da, cümleciklerin irkilme, duraklama, uzatma, patlatma, yinelemeler ve bazen bunların yanında, birtakım yüz, el, kol ve vücut devinimleri gibi belirtilerle konuşmanın ritim ve akıcılığında oluşturduğu  iletişim bozukluğudur. 
            Kekemeliğin çoğunluk tarafından kabul edilmiş bir tanımı yoktur. Bazıları kekemeliği bir ritim bozukluğu olarak kabul ederler. Ritim bozukluluğuna konuşmanın akıcılığındaki bozukluğu ekleyenler de vardır.
                       

                                    Belirtileri Nelerdir?
            Kekemelik ışık ve ses dalgasına dayalı iki tür belirti veren bir iletişim problemidir. Kekemelik tek bir isim ile anılan bir problem ise de, kendi içinde bir takım ayrıcalıkları olan türler halinde de ele alınabilir.
               
                Ses dalgasına dayalı olan belirtileri yukarıda verilen tanımlar içinde değişik sözcüklerle ele alınmış bulunmaktadır. Ama burada bir kez daha sıralamakta bir sakınca yoktur. Sesin çıkması gereken zamanda çıkmayışı, patlayarak çıkması, gereğinden fazla uzatılması, gereksiz yere yinelemesi, seslerin birbirine ulanarak sözcük oluşturulmasında olağandışı yerlerde duraklayarak ulamanın kesintiye uğraması gibi belirtiler sese ilişkin olanlardır.
               
                Ayrıca bunlara ek olarak ışık dalgası, yani görüntü veren diğer belirtiler de vardır. Bunlar konuşanın dudak, burun hareketlerinde olağan dışılık, göz kırpma, gereksiz yerlerde yüz kasılmaları, boyun sinir ve kaslarında kabarma ve gerilme, el ve kol hareketlerinde sertleşme ve gereksiz davranışlar, ayak, bacak hareketlerinin katılması ve tepik, kasılma gibi davranışların görülmesi, bazen tümüyle gövdenin olağandışı davranışlarda bulunması halleridir.
               
                Kekemelik bazı kişiler için konuşmaya başlama sorunudur. Kişi konuşmaya niyet eder, konuşmak için girişimde bulunur. Fakat bir türlü konuşmanın ilk sözcüğünde, ilk sözcüğün sesine başlayamaz. Onu çıkartmak için zorlanır. Bu zorlanma dışarıdan da kolayca fark edilebilecek düzeyde olur.
                Kekemeliğin bir diğer türü, konuşma başladıktan sonra alışılmamış bir biçimde konuşmanın kesilmesi ya da duraklamasıdır. Çoğunlukla başlanmış olan tümce bir ya da bir kaç yerinde kesintiye uğrar. Bazı hallerde her duraklamayı bir başlayamama güçlülüğü izler.
                Bir başka tür kekemelik, konuşmaya başlarken belirli seslerin çıkarılış biçimiyle ilgilidir. Bazı bireyler konuşurken bazı sesleri, özelikle sözcüklerin ilk seslerini birden patlatarak çıkarır. Birey para diyecekse, önce duraklar. Bütün gücünü ilk ses olan ‘p’ nin çıkarılmasına harcar. Böylece ilk hece olan ‘pa’ olağandışı bir gürlükte ve birden çıkarılır. Bundan ötürü böylesi belirti veren kekemeliğe patlama denir.
                Bazı olgularda belli bazı sesler olağandışı sayıda yineler. Birey ben diyecekse ‘b’ sesini heceleyerek be, be ,be ,be ,be, be....diye yineler ve sonunda ‘n’ sesini de ekleyerek ben sözcüğünü tamamlar.
                Bazen ses olağandışı uzatılarak çıkarılır. Uzak demek isteyen bir kekeme ‘u’ sesini gereğinden fazla uzatarak ancak uzak sözcüğünü söyleyebilir. O zaman sözcük uuuuuuuuuuzak biçiminde çıkarılmış olur. Uzatma ilk seslerde olduğu gibi sözcük ortasında olan sesler de pek görülmez.


                        Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

            Kekemeliğin tedavisinde izlenen yollar, nedenlere ilişkin kurumlara bağlı olarak çok ve değişiktir. Kekemeliğin nedenini yapısal bozukluğa bağlayan ya da o görüşte olan uzman sağaltımda o yöne ağırlık verecektir. Kekemeliği bir kişilik bozukluluğu olarak uzman ise ruhsal sağaltımı savunur ve onu uygular. Nedene ilişkin kurumları açıklarken, son olarak değinilen orta yol görüşü sağaltım için de geçerlidir. Ancak burada bir önemli noktanın açıklanması gerekmektedir. Kekemeliği baştan nedenler ruhsal olmasa bile sonradan, kekemeliğin bir ruhsal sorun haline dönüştüğü açıktır. Bu bakımdan kekemeliğin düzeltilmesinde ruhsal sağaltım ile konuşma sağaltımının birilikte düşünülmesi gerekmektedir. Ruhsal sağaltım ya da konuşma sağaltımı için bireysel ve grup çalışmaları yapılabilir. Kekemelerle yapılacak ruhsal sağaltım için grup çalışmalarının daha etkin olduğunu ileri sürenler vardır. Konuşma tedavisi ve ruhsal sağaltım yöntemleri kekemeliğin birinci ya da ikinci dönem oluşuna, ağırlık derecesine, bireye ve sahip olunan olanaklara bağlı olarak değişkenlik gösterebilir. Tedavide bir genel kural kekemeliği yaratan, sürdüren, ağırlaştıran etkenlerin ortadan kaldırılması ya da etkilerinin azaltılmasına çaba gösterilmesidir. Kekemeliğin tedavisi diğer konuşma özürlerine göre daha çok zaman alıcı, uzun süren bir çalışmayı gerektirir. Bunun baştan kekeme, ailesi ve uzman tarafından dikkate hatta göze alınması gerekir. Kekemelikte konuşma terapisi şarttır.
                                                                                                             http://www.rehabilitasyon.com












KAYNAKÇA

YAVUZER, Haluk/ Çocuk Psikolojisi/ Remzi Kitabevi/ İstanbul/ 2008
YÖRÜKOĞLU, Atalay/ Çocuk Ruh Sağlığı/ Özgür Yayınları/ İstanbul/ 2008









  



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder